İyi Bir Gitar Tonu Yakalamak İçin Tavsiyeler

Bu yazı; yayın hayatı maalesef fazla uzun sürmeyen Soundmag dergisinin 1996 yaz sayısında yayınlanmıştır. Yani 16 yıl önce…

Bir gitaristi başarılı kılan üç temel özellikten sözedilir: Duygu, teknik ve ton. Burada ilk ikisini bir kenara bırakıp iyi bir elektrik gitar tonu elde edebilmenin yollarını araştıracağız.

Gitar tonunuz, sizi dinleyenlerin çalışınıza ve genel olarak müziğinize gösterecekleri ilgi ve beğeniyi doğrudan etkiler. Sizi sıradışı ya da sürüden biri yapabilir. Bir vokalist için sesinin kalitesi, tınısı ne kadar önemli ise biz gitaristler için de ton aynıdır. Birkaç benzetme yapmak gerekirse Rod Stewart’ın kırçıllı, boğuk sesini, iyice sürülmüş yeni yeni çatlayan bir lambalı ampli tonuna (crunch) benzetebiliriz. Motorhead’den Lemmy’nin vokali ise bol distortion’lı, sert ve kalın bir gitar tonunu çağrıştırıyor. Şimdi, aslında her biri ayrı birer yazı konusu olabilecek gitar tonuna etki edebilecek faktörleri tek tek inceleyelim.

GİTAR

Gitarın imalatında gövde, sap ve klavye için kullanılan ağaç çeşidinin ton üzerinde önemli etkisi vardır. Gövde için kullanılan ağaçlar genellikle alder, mahogany, poplar ve basswood (akçaağaç, maun, kavak ve ıhlamur ağacı)’dır. Fender’lerde genellikle alder, poplar ve basswood; Gibson’larda mahogany, maple; Ibanez, Jackson, Washburn gibi gitarlarda ise daha çok poplar ve basswood kullanılıyor. Sap ağacında ise hemen hemen herkesin birleştiği ağaç cinsi sert ve dayanıklılığından dolayı maple. Klavye kısmında ise iki seçenek var: Rosewood ve ebony (gül ağacı ve abanoz). Tabi bütün bunlar gerçek gitarlar için geçerli. Piyasada $150′lık suntadan yapılmış gitarlar bile var.

Bu ağaçların her birinin kendine has ağırlıkları, yoğunlukları var. Bu yüzden herbiri ayrı tona ve tınıya sahip. Ağır gitarlardan daha iyi ton ve sustain (çalınan notanın tele vurulduktan sonra devam etme süresi) verdiğine dair yaygın bir görüş vardır.

Ancak, Gibson’ın Studio Light’ı ve Ibanez, Jackson ve Washburn’ün bir çok modeli bu görüşü çürütüyor. Gerçekten de Gibson’ların oldukça ağır gitarlar olduğu bilinir. Ancak Studio Light modeli çok şaşırtıcı bir şekilde hafif bir ağaç ve dolayısıyla hafif bir gitardan gerçek ve güçlü bir gitar soundu çıkabileceğini kanıtlıyor.

Ağacın cinsi kadar durumu da önemlidir. Eski, beklemiş, kuru ağaç her zaman daha iyi ton verir. Vintage gitar kavramının çıkış noktası budur. Ünlü firmaların özellikle bekletilmiş ağaçlardan çok pahalı ve pahalı olduğu kadar da kaliteli gitarlar imal ettiğini biliyoruz. Örneğin seçkin gitar imalatçılarından Paul Reed Smith (PRS), Carlos Santana için 100 yıllık maun, 30 yıllık gül ağacından iki tane çok özel, seri numarası bile taşımayan gitar yapmış ve ne yazık ki Santana, paha biçilemeyen bu gitarları ’94 Kasım’ında çaldırmış. Sanırım gitarlar hala kayıp ve bu konuda bilgi verebileceklere PRS ödül vaadediyor haberiniz olsun.

Sapın kalınlığı ve gövdeye monte ediliş şekli de tonu etkiliyor. Sap kalınlaştıkça sustain artıyor. Burada bir ikilemle karşılaşıyoruz. Sap kalınlaştıkça sustain artıyor, ton güçleniyor ama playability (çalınabilirlik, çalma kolaylığı) azalıyor. Örneğin Gibson tarafından 59 Rounded Les Paul olarak adlandırılan Studio, Custom, Classic gibi modellerde bulunan sap, Jackson Dinky’lerde ya da Ibanez RG modellerinde bulunan çok ince, düşük profil, hızlı sapların neredeyse üç katı kadar kalınlıkta.

Sapla ilgili diğer bir unsurun gövdeye monte edilme şekli olduğunu söylemiştik. Bunun için üç yöntem var. En yaygın olarak kullanılan metod herhalde vidalama yöntemi (Fender, Ibanez, Jackson, Washburn…). Yani sapı gövdeye dört, bazen de üç vida ile tutturma metodu (Bolt-on neck). Bu yöntem hem kolay hem de düşük maliyetli. Diğer bir yöntem de sapın gövdeyle birleştiği tarafını gövdede hazırlanmış oyuğa oturacak şekilde biçimlendirip yapıştırmaktır (Glued-in neck). Bu metod daha çok Gibson’larda ve akustik gitar yapımında kullanılıyor ve kesinlikle vidalama metodundan daha iyi sustain sağlıyor. En son metodta ise gitar üç parçadan meydana geliyor. Sap ağacı gövde boyunca devam ediyor ve yanlardan gitar gövdesinin iki kanadı ekleniyor. Böylece tellerin her iki ucu da aynı ağaç parçası üzerine iliştirilmiş oluyor (Straight-through neck). Bu yöntem de vidalama yönteminden daha iyidir denebilir. Genellikle özel imalat el yapımı gitarlarda kullanılıyor ama bu yöntemi fabrikasyon üretimde kullanan Carvin, Yamaha (SG modelleri), Aria gibi markalar da mevcut. Ayrıca gitar üzerindeki boyanın da tona etki ettiği söylenebilir. Kimileri tamamen çıplak, sadece cilalanmış gitarları tercih ediyorlar (örneğin Washburn Nuno Bettencourt modelleri ve yine Washburn Tonewood serisi).

Gitar ne kadar iyi olursa olsun sap ayarı, tel yüksekliği, entonasyon ayarı, eşik yüksekliği gibi faktörleri gözönüne alıp bu ayarları yapmamışsanız ya da yaptırmamışsanız mükemmel tona ulaşmak için katetmeniz için gereken daha yol var demektir. Gitarın sapı, fiziksel koşulların (ısı, nem vs.) değişmesinden etkilenir ve sahip olduğu formu bozar. Bir gitar sapı üç pozisyonda olabilir: Dümdüz, içbükey ya da dışbükey. Sapın dışbükey bir profil alması en kötü, istenmeyen bir durumdur. Teller köprüden çok fazla yükseltilmiş olsa dahi klavye üzerinde bir çok pozisyonda bızlama görülür. Bend yapmak zor hatta bazen imkansızdır. Bunu gidermek için truss-rod‘u (sapın eğimini değiştirmek için imalat sırasında sapın içine yerleştirilmiş demir çubuk-sap çeliği) gevşetmek gerekir. Bazı durumlarda (tel yüksekliğinin çok az olması ya da ince tel (.009/.008) kullanılması gibi) sapın tam düz olması bile bızlamaları yok etmek için yeterli olmayabilir. O zaman sap çeliğini biraz daha gevşeterek sapı içbükey bir pozisyona getirmek gerekir.

Sapın pozisyonu belirlendikten sonra köprü ve eşikten tel yükseklikleri ayarlanmalıdır. Burada yine bir ikilem ortaya çıkıyor: Tel yüksekliği arttıkça ton iyileşir ve sustain artar ancak çalınabilirlik azalır. Tellerin klavyeye olan uzaklıkları azaldıkça çalarken parmaklarımızın sarfetmesi gereken güç azalacağından daha kolay ve hızlı çalmak mümkün olur. Burada her gitaristin çalınabilirlik ve ton/sustain arasında bir tercih yapması ya da denge kurması gerekiyor.

—————————————————————————————————————-

MANYETİKLER

Yaygın olarak kullanılan iki temel manyetik çeşidi var: Humbucker ve Single Coil. Humbuckerlar büyüklük olarak single coillerin iki katı kadardır. Daha güçlü, dolgun ses verirler ve volümleri daha yüksektir. Overdrive ile az gürültülü çalışır ve daha sert tonlar çıkarabilirler. Humbuckerlar ayrıca Jazz kasa gitarlarda çıkartıkları patlayan, berrak clean (overdrivesiz) tonlarıyla da tanınabilirler. Gibson, Ibanez, Charvel, Jackson, Washburn, Yamaha, Hammer, ESP gibi rock-metal gitarlarında çoğunlukla Humbucker manyetikler kullanılır. Single coiller ise en çok Fender’lerde görülür (Stratocaster, Telecaster vb). Bu manyetiklerin daha keskin, biraz boğuk ve kırçıllı sesleri vardır. Humbucker’lara gore gürültülü çalışırlar. Ancak distortion ile kullanımda bile notaları daha ayrık vurgularlar.

Diyelim Gibson veya Fender gibi baba Amerikan gitarlarından birine sahip olmak istiyorsunuz ama bütçeniz bunun için yetersiz. Yine Fender ve Gibson tarafından Amerika’da değil de uzakdoğu ya da meksika’da yarı hatta bazen üçte biri fiyata üretilip satılan Squier / Epiphone gibi düşük modelleri tercih edip, manyetiklerini değiştirerek, orjinal Gibson ya da Fender tonlarına oldukça yaklaşabilirsiniz. Manyetikler, gitar imalatçısı firmalar tarafından da üretiliyor. Sadece manyetik üzerine ihtisaslaşmış Seymour Duncan, DiMarzio, EMG, Schaller gibi firmalar da var. Bunlar Humbucker ve Single Coil manyetiklerin birçok versiyonunu üretip satıyorlar. Temelde bu ürünler arasında çok büyük farklılıklar yok. Zayıf bir gitara $60-$120 arasında alıp takabileceğiniz iyi bir manyetik çok şeyi değiştirebilir. Eski arabanıza yeni, üstün bir motor takmak gibi birşey!

—————————————————————————————————————-

AMPLİFİKASYON

Elektrik gitar amplifikasyonunu oluşturan üç temel öğeden söz edebiliriz: Preampli, power ampli ve hoparlör/kabin. Preampli tonu işleyip şekillendirir, power ampli tona güç vererek onu ses haline dönüştürür, hoparlör ise sesi yayar.

Ampli dendiğinde çoğumuzun ilk aklına gelen aşağı yukarı bir televizyon boyutlarında genellikle bir hoparlörü, ton, gain, volume düğmeleri, jack giriş çıkışları vs bulunan ‘combo‘lar gelir. Bir combo yukarıda saydığımız pre ve power ampli katlarıyla hoparlör gibi elemanları aynı kasa içinde barındırır.

Bir Stack ise; bir kafa (head), bir ya da birkaç kabinden oluşur. Kafa, 15-20 yıl once anne ve babalarımızın televizyon yokken Arkası Yarın’ları dinledikleri eski radyolara yakın büyüklüktedir. Kabinden ayrı olarak taşınabilir. İçinde preampli ve powerampliyi barındırır. Combo’daki gibi volume, ton potları, jack giriş-çıkışları da kafanın üzerinde yer alır. Kabin ise kafaya bağlı olarak çalışan, fonksiyonu kafada işlenip oluşmuş, canlanmış sesi yaymak olan içinde bir, iki veya dört tane hoparlör olan tahta bir kasadan ibarettir. Kabinleri müzik setlerimizin ayrılabilen kolonlarına benzetebiliriz. Stacklerin ortaya çıkış sebebi sanırım taşımayla ilgili sorunlardır. 8 adet 12 inçlik çapa sahip hoparlörü, pre ve power katlarını da içeren dev bir buzdolabı büyüklüğündeki gitar amplisini taşıyabilir miydiniz? Böyle bir sistemi üçe ayırmışlar. Kafa ve iki adet 4×12″ kabin (full stack). Herbiri ayrı ayrı taşınabilir ve gerektiğinde üst üste koyarak etkili ve kullanışlı dizaynı elde edebilirsiniz. Birçok baba gitarist iyi bir ton elde edebilmenin amplifikasyon açısından temel koşulunun en az bir full stack kullanmak olduğunu belirtiyor. Stadyum konserlerinde adeta amplilerden oluşan duvarlar görüyoruz. O koca sahnede ton elde etmek ve duyabilmek için bu babalar aynı anda 5-10 arası full-stack kullanıyorlar.  Bir grupta iki gitarist, bir basçı olduğunu düşünün ve bunu da üç ile çarpın. Aynı sahnede çalışır durumda 150-200 tane 12″ lik hoparlör eder. Etkileyici değil mi?

Rack sistemlerde ise preampli, powerampli ve hoparlör unsurlarının üçü de ayrılmış, birbirinden bağımsız çalışabilen ve belki de farklı markalarda bir elektrik gitar preamplisi (Marshall JMP-1, ADA MP-2…) ve özellikle elektrik gitar için dizayn edilmiş bir powerampli (Marshall 9100, 9200, VHT 2150 vs) ve istenirse çeşitli efektler ya da processorler rack adı verilen yaylı bir kasanın içine yerleştirilerek birlikte kullanılabilir. Böyle bir sistem için yine daha önce sözü geçen kabinler kullanılacaktır.

Gitar için preampli ve powerampli imalatında transistörün yanısıra başka bütün sektörlerde kullanımı sona ermiş olan lambalar kullanılıyor. Hani şu kafa büyüklüğündeki eski radyolarda ya da yine eski TV lerde kullanılan lambalar. Bu eski teknolojinin gitar amplifikasyonunda hala kullanılmasının sebebi lambalı amplilerden daha iyi tonlar elde edilebilmesidir. Gerçi iyi ton sonuç olarak göreceli bir kavram, ancak transistörlü bir ampliyi lambalıya tercih eden çok az kişi vardır sanırım. Zaten overdrive, distortion olayının ortaya çıkışı da lambalı ampliler sayesindedir. Eski Beatles, The Shadows, Rolling Stones albümlerindeki gitar tonları büyük ölçüde temiz ama yeni yeni distortion yapmaya başlayan tonlardır. O zaman üretilmiş ilk gitar amplilerinden VOX AC serisinde belki de Gain (Drive) potu bile yoktu. Sadece volume, overdrive diye birşey yok.

Ancak davul ve PA’den gelen vocal arasında duyulmaya çalışan guitarist gittikçe daha yüksek volümlü çalmak hem istedi hem zorunda kaldı. Böylece zorlanan sürülenampliden çıkan ses bozulmaya, çatlamaya, distortion yapmaya başladı ve bu ton benimsendi. Rock müziğine damgasını vurdu. Ama bu şekilde distortion elde etmek için çok yüksek volumde çalmak gerekiyordu (hala komple lambalı amplilerde preamplinin yanında powerampliyi de sürerek mükemmel bir ton elde etmek için evdeki odalarımıza göre oldukça yüksek sayılabilecek bir volum ile çalışmak gerek). Ve distortion pedalı imdadımıza yetişti, reverb, chorus, delay, processor derken bugünlere ulaştık.

Transistörlü amplilerin de lambalılara üstün geldiği bazı noktalar var. Transistörlüler lambalıların aksine çok yüksek volumlerda bile yeterince clean (overdrivesız) tonlar çıkarabilirler. Lambalılar kadar narin değillerdir, kolay zarar görmezler. Ayrıca düşük volumlarda distortion elde etmek mümkündür.

Preampli ve powerampli özelliklerinin yanısıra hoparlörler de önemlidir. Gitar amplifikasyonu için 8″, 10″, 12″ ve 15″ çaplarında hoparlörler kullanılabilir. En yaygın kullanılan ve standart olarak kabul edilen ölçü 12″tir. Hoparlör çapı ve sayısı arttıkça ton güçlenir, cılızlıktan uzaklaşır. Küçük kasalı, küçük hoparlörlü ampliler daha tiz ve mid karakterlidirler. Bu tiz ve midlik bazen tonun tamamen cılızlaşmasına, çiğleşmesine sebep olabilir. Küçük amplilerin (hem fiziksel olarak hem de güç açısından küçük olan amplilerin) de üstünlükleri vardır. 100 Watt’lık bir kafa ve 4×12 kabinden oluşan bir halfstack’i volume açarak zorlayıp, doğal ve tatminkar bir overdrive’a ulaşmak kolay değildir. Hele evde hiç mümkün değildir. Ancak 30 Watt’lık lambalı bir comboyu çok yüksek volume seviyelerine çıkmaya gerek olmadan rahatlıkla ısıtıp, sürebilir ve doğal distortion elde edebilirsiniz.

Bu yazı Ampli, Ekipman, En Yeniler, Enstrüman, Gitar kategorisine tarihinde tarafından gönderildi.

Bora Uslusoy hakkında

Bora Uslusoy; Musicians’ Institute London, Guitar Institute of Technology (GIT) mezunudur. Berklee College of Music’in çevrim içi uzantısı olan berkleemusic.com’da Studio Production Specialist programını tamamlamıştır. Steinberg sertifikalı Cubase ve Avid sertifikalı Pro Tools eğitmenidir. Solo Gitar Metodu, Solo Gitar Metodu II: İleri Teknikler, Yeni Başlayanlar için Gitar Metodu, Diziler ve Arpejler, Bas Gitar Metodu adlı kitapların yazarıdır. Yayınladığı kitaplar bugüne kadar toplam 19 baskı yapmış ve yaklaşık 35.000 adet satılmıştır. Bazı kaynaklara göre şimdiye kadar 3.000 civarında müzik öğrencisiyle çalıştığı ve 20.000 saat ders verdiği tahmin edilmekte olan Bora Uslusoy halen bU MÜZİK ATÖLYESİ‘inde özel gitar derslerinin yanı sıra, armoni-teori, müzik prodüksiyonu (Cubase, Pro Tools, kayıt, edit, mix) eğitimi de vermektedir. Çeşitli müzisyen ve grupların albümlerinde prodüktörlük, pek çok stüdyo kayıdında kayıt ve miks mühendisi olarak çalışmıştır. 2004 yılında ‘Umutsuz Aşk’ adlı solo albümü çıkarmıştır.